28 Şubat 2011 Pazartesi

Eski Dosttan Düşman Olmaz


Bir arkadaşıma rastladım yıllar sonra, benim bile unuttuğum beni hatırlattı yazısıyla.

İyi bir teşekkür edemedim kendisine. Bende bir yazı yazayım dedim...

Bu arkadaşımla onun çok çalkantılı bir döneminde tanışmış, samimi olmuştuk ilk gençlik yıllarımızda.

Kendisinin bile inanamadığı fantastik bir senaryonun içinde iken çok fazla tanımadığı biz iki kıza yerli dizi tadında başına gelenleri son derece samimi ve içten bir şekilde anlatmış, olaya dahil etmişti.

Çakmak çakmak yeşil gözleri yanan, akıllı, çalışkan ve çok becerekli 10 parmağı 10 marifet bir kızdır. Birlikte tatiller, gezmeler, sabahlamalar gençliğe dair yapılması gereken tüm çılgınlıkları yapmışlığımız var, çok şükür.

Tabii her güzel ilişkinin bir sonu ya da duraklaması var bu hayatta.
Hoş bizim de başımıza gelenler çok standart şeyler sayılmaz.
Artık görüşemediğimiz hatta görüşmememiz gereken bir noktaya geldik sonunda.
Ama hep sevdik biz birbirimizi, en birbirimizden habersiz olduğumuz zamanlarda bile birbirimize zarar vermemeye imtina ettik.
Arkadaşlık benzemiyor başka bir şeye. Bu hayatta güvenebileceğin insanların varlığı o kadar önemli ki. Bilir bana her konuda güvenebileceğini, bende bilirim.
Uzakta ama her an yanıbaşında ya da gerektiğinde orada. Bilirsin.

Çok marifetlidir demiş miydim?
Uzun süre hobi olarak takı tasarladı ama hepsi gerçek birer sanat eseri takılarına bir blog açmış.
İlgililere duyurmayı bir borç bilirim.

13'ün Uğuru


Hayatımın 32 yılı gamsızlığımla göz dolduran biriyken son bir yılımda tüm geçmişe yönelik olgunluk hesabını kapadım hatta eksi bakiye vermeye başladım.
O kadar çabaya, her öğün maksimum harcanan enerjiye ve yaratıcılığa rağmen, oğlum kilo almamış 13. ayında.
Bırak kilo almayı 350 gr. vermiş. Doktor 14 tane kan testi istedi. Salı günü test sonuçları belli olacak.
Kontrolün karnesi: 78,5 cm boy, 8940 gr, 47,4cm baş çevresi.
Kan testlerimizin sonucu Salı çıkacak, inşallah temiz çıkacak.
Cuma günü yaklaşık 3 saatimiz doktorda geçtikten sonra sinirsel olarak bitmiş bir şekilde ana - oğul döndük evimize. (tam bir yıl önce ilk ay kontrolünde de yeteri kadar kilo alamadığını öğrenince de aynı üzüntüyü yaşamıştım, ne tesadüf)
Yolda kucağımda uyudu minnoşum, hiç uyandırmadan yatırdım yatağına işe geldim.
İşe geldim dediysem fiziksel olarak. Ruhen apayrı bir yerde haftayı bitirdim. Cumartesi - Pazar akraba ziyareti şeklinde geçti. Hava da kötüydü zaten.
Özlem giderdiler anneanneler, dedeler, babaanneler. Sakin sakin yedi mamasını üzmedi hiç bizi haftasonu. Hatta bazen gülme krizine girdik oyuncu maymunum sayesinde.

Haftsonu Marifetleri:
Moonwalker: Yumuşak bir yastık, yatak ya da koltuğun üzerinde ayakta dururken ellerini öne doğru hizalayıp, odağından gözünü ayırmadan kontrollü düşme hareketi.
Toplama Huyu: Bardağın içindeki suyu, tepsisine döküp, minik parmaklarla toplama ve bardağa geri koyma hareketi.
Arkasında Ne Var: Tüm resim, fotoğraf, cep telefonu, Tv gibi hareketli / hareketsiz resimlerin mutlaka arkasında resmin sahibini araması.

23 Şubat 2011 Çarşamba

Turkuazoo


Cumartesi sabahtan kahvaltımızı edip, daha önce planlanmamış bir biçimde yola çıktık. İstikamet Bayrampaşa. Bu şehirde haftasonu köprüyü geçmeyi düşündüysen, maceraperestsin demektir. Şaşırtıcı biçimde boştu yollar. 40 dak. içinde hedef destinasyonumuz olan Turkuazoo'ya ulaştık. Bir yaşında bebek ne anlar, balıktan demeyin. İçeri girince bir pıstı, bir tırstı. Anne-Baba ile birlikte olmanın güveni var bir yandan ama etraf loş, sular, balıklar dut yemiş bülbül gibi dört açtı gözlerini, incelemeye daldı. Gezimiz yaklaşık 45 dak. sürdü. Bir dalgıç show seyrettik, bol bol resim çektik. Babamız eski akvaryum sahibi ve belgesel kurdu olduğundan güzel güzel anlattı bize balıkları, tatlı su, tuzlu su.. vs.
Benim aklımda en çok şu kalmış "Renkli gördüysen bil ki tuzlu su"
Sarımsak'ımın aklında ne kaldı bilemiyorum. Çıktığımızda hemen yemeğe oturduk. Bir açıldı lokumumun çenesi, heyecanlı heyecanlı anlatıyor kendi dilinde, elleri kollarıyla, o tatlı dudaklarını öne doğru uzatarak. Heyecandan zor yemek yedi, uykuyu bile atladı. Güzeldi Cumartesi.

Çoluk Çocuk


Kitaptan Alıntı:
"...Robert hakkında, bizim hakkımızda yazabileceğim daha pek çok hikâye var. Ancak anlattığım hikâye bu. Anlatmamı istediği hikâye bu. Sözümü tuttum. Dünyanın kara ormanına dalan Hansel ile Gretel gibiydik. Asla hayal bile edemeyeceğimiz cazibelerin, cadıların ve iblislerin yanı sıra ancak bir kısmını hayal ettiğimiz ihtişamlarla karşılaştık. Bu iki genç adına hiç kimse ne konuşabilir, ne de birlikte geçirdikleri günler ve geceler hakkında doğruyu söyleyebilir. Bunu sadece Robert ile ben anlatabiliriz. Onun deyişiyle, bu bizim hikâyemiz. Ve o gittiği için, bunu size anlatma görevini bana bıraktı. “

“Bir başyapıt, daha önce hiç açılmamış bir hazine sandığının içini görmek için ayrıcalıklı bir davet.” Johnny Depp

Okuyucu Yorumu (ben, bayan, 33)
Patti Smith ve Robert Mapplethorpe’un yükselişini, şöhret kapısını aralayışlarını anlatan 2010 National Book Award sahibi 'Çoluk Çocuk' adlı kitabın en etkileyici yanı gerçek bir hikaye olması.
Bunun dışında yine bir tavsiye üzerine okunmuş kitap olduğundan belki, bekleneni karşılamadı. Belki ben 68 kuşağına, o kuşağın aşklarına, yaşam biçimine çok uzağım.
Eskiden kitapçıya girer, kapağı, ismi, arkasındaki kısa yazı ile kitabı hislerime göre seçerdim. Nadiren hayal kırıklığı yaşardım. Şimdi böyle bir vaktim yok, okuyacak vakti bulmuş olmam bile mucizevi oluyor çoğu zaman bu sebepten tavsiye üzerine kitap alıyorum. Ama herkesin bilinçaltı dolayısıyla etkilendiği şeyler o kadar farklı ki. Eski sistemime geri dönmem gerek benim. Bu değerli okuma vakitlerimde tam tatmini hakediyor kitaplar.

King's Speech


Hayatımda ilk defa bir sinemayı kapatıyorum. Kulağa keyifli geliyor ne yalan söyleyeyim.
Yalnızlaşma sürecim, son dalgasında nasiplendiğim grip mikrobuyla başladı.
Evdeki sabiden mümkün olduğunca kaçınmaya çalışıyorum dün öğlen başladı gribim. Sarımsak'ımı öpüp koklamaktan kaçınmalıyım ki bir anlık zevkim uğruna hastalık bulaştırmayayım.
Boğulurcasına öksürmek, sürekli hapşırmak suretiyle mikrobik vücut sıvılarımı saçmamaya azami gayret gösteriyorum.
Gece sevgili eşim oda değiştirmek suretiyle gripten korunmaya çalıştı. Sabah kalktım sadece evde olmamak için işe geldim ama bu halimle vahşi iş hayatına kendimi hırpalatamayacağımı düşünüp izin aldım. Dinlenmem gerek ama eve gitsem oğlumu perişan etme riskim yüksek, hasta hasta annemi çekesim de yok. Bastım geldim Meydan'a sabah 09:30 otoparkın önüne baba koymuşlar, daha açılmamış fakat beni durduramadılar çektim yolumdan babaları park yerine girdim, doğru D&R'a amacım bir kitap almak sinema saatine kadar Starbucks'ta okumak. Keyif patlaması yaşıyorum gribi, kendimi maksimun şımartmak için kullanıyorum. D&R henüz açılmamış ama kapısı açık olduğu için benden o da kurtaramadı. "İstediğim kitabı verin, kasa açılana kadar şu koltukta bakayım, gribim kocam eve gitmemi yasakladı" diye delice açıkladıktan sonra hoşgörülü bir halk olduğumuzdan hem sempati kazandım, hem de 20 dakika kitap okuma hakkı.
Kasa açıldı, okumaya başladığım kitabın parasını ödedim, çıktım.
Ne zamandır merak ettiğim "King's Speech" adlı filmin 11:00 matinesine, makinadan bilet aldım, Starbucks'tan bir kakao ile film saatine kadar kitap okumaya devam ettim. Rahat koltukların dolu olması benim onları paylaşmamı engellemedi, gayet hakkımmışcasına yayıldım, bir koltuğa daha önceden masayı kapmış adama fazla aldırmadan, o da bir şey demedi.
Film saati geldi, tek başıma koskoca sinema, tüm dünya bu grip ve garip kadını şımartmak için elbirliği yapmış gibi.

King's Speech
Mutlaka izlenmeli.
Sorumluluk, güç, korku gibi unsurları çok iyi vermiş Colin Firth.
Kimse kekeme doğmaz, sonradan olur, muhtemel bir korku yuzunden...
Bir kral bile olsanız "iyi bir bakıcı şanstır" diyebilirim, filmin bendeki etkileri olarak.

Pembe Panjuru Sök


Kitaptan alıntı:
"Son zamanların moda deyimiyle, kendi hayatınızdan bir şeyler bulabileceğiniz bir roman var elinizde.

Gizem, Didem, Hande ve Mine bedeller ödeyen, kariyer derken çocuğu erteleyen, çocuk derken evliliği ezip geçen kadınlar. Son tahlilde evdeki adama, sokakta yeni tanıştığı bir kimseye gösterdiği hassasiyeti, nezaketi gösteremeyen insanlara dönüşme sürecini anlatıyor bu kitap.
Bu kadınlar 30’lu yaşlarda olmalarına rağmen istemeden de olsa tüketim toplumunun bir parçası olmuşlar; en güzel şeyleri bir çırpıda harcıyorlar, ziyan ediyorlar."

Okuyucu Yorumu (ben, bayan, 33):
Hayatımın kitabı diyemem, ufkumu açmadı, kendimi bulabileceğimi sandım ama bulamadım biraz yüzeysel, tanıdığım kadınlardan bir çoğu daha derinlikli yazıyor belki de bu benim şansım. Fakat tanıdığım kadınların coğu bu dertlerle boguşuyor günümüzde. Yazarın da dediği gibi bir kitap kolay yazılmıyor, emeğe saygı, en azından hepsini okudum bitirdim.

18 Şubat 2011 Cuma

çalışan anne olmak


Benim etrafımdaki çok az insan anne olduktan sonra çalışmalı ya da çalışmamalıyım kararını, bilerek, farkında olarak, detaylıca düşünerek alıyor.
Her zaman anne olduğumda çalışmayacağımı, tam zamanlı anne olacağımı sanırdım, bu sanrıda ablamın payı büyük yıllarca çalıştı, doğurdu, 3 yıl evde oturdu, oğlan anaokuluna başlayınca iş hayatına geri döndü.
Benim için farklı bir yol yoktu, doğum iznine giderken aslında içten içe dönüşü olmayacağını düşünerek veda ettim iş arkadaşlarıma.
Fakat kazın ayağı öyle değilmiş, perdeliymiş.
Çocuk bakmak dünyanın en zor işiymiş bana, benim gibi duygusal dengelerini kurmakta güçlük çeken bu sebepten rutininden çıkmayan, adaptasyonu zor, mükemmeliyetçi ve endişeli kadınlar için doğurmak dev bir travma.
Bir canlı dünyaya getiriyorsun, her şeyden değerli, senin canından çok daha önemli ama kendini beceriksiz ve yetersiz hissediyorsun zaten hormonlar bastırıyor sen ne kadar normal olsan da.
Üstüne plan program yok, sana bakacak bir aile üyesi, eş dost yok yıllarca tek ve hür yaşamışsın, evlenirken bir koli davetiyeyi verip “anne ben 3 ay sonra evleneceğim al bunlar davetiye, dağıtırsın” demişsin.
32 yıl boyunca bir Allahın kulundan yardım istememişsin, nasıl istenir onu bile bilmiyorsun.
Neyse efenim aldık bebeğimizi eve geldik kocişimle, hastaneden çıkarken de kimseye haber vermedik.
Ne kadar zor olabilir ki sonuçta 3 gün hastanede melek gibi uyuyan ve emen bir bebeğimiz vardı.
Kafamdaki şablon tıkır tıkır yürüyor, normal doğum yapmışım, bebeğimi emziriyorum.
12 saat geçmeden kriz patlak verdi.
Oğlum acıkmıyordu, hep uyumaya çalışıyordu sürekli uyandırıp emzirmeye çalışıyorum ama bir yandan da yavaş yavaş korkmaya başladım.
Ağlıyor ama meme veriyorsun almıyor, gazı mı var, altı mı pis öğretilen ne varsa yapıyorsun bana mısın demiyor.
Hastanelerin yenidoğan destek hattını arıyor bir yeni anne “bebeğim ağlıyor ne yapsam sakinleşmiyor” diyor.
Hemşire’den cevap “bebekler ağlar hanımefendi endişelenmeyin” embesilim ya ben.
Ben o çaresizliği tam da o an kalbimde hissettim.
Ertesi gün ilk işim annemi aramak ve yalvarmak oldu gelmesi için.
40 gün iki hafta evde annemle, geri kalanı ise kayınvalidemle geçti. İhtiyacım olan düzeni, güveni yine de kimse sağlayamadı bana.
Herşeyi organize etmek, bilmek, yapmak ve bir mucize gibi hemen oldurmak gerekiyordu.
Bebek bakımında tecrübeli bir bakıcı buldum 2. Ayın başında ondan sonra bir nebze düzene girdi savruk başlangıcım.
İlk ayın sonunda az kilo almıştı oğlum, mama desteğine başladık, biberonla tanıştık 2,5 ay zar zor yetti sütüm bu hengamede.
Tüm aile işe dönmeme karar verdi iki gramlık aklımı yitirmemem için.
Ömrüm boyunca ağlamadığım kadar çok ağladım beceriksizliğime o dönem.
Aile meclisi en çok beni tanıyan eşim zorla beni işe yolladılar.
Şimdi oğlum bir yaşında 2 bakıcı değişti arada.
Anca anlayabiliyorum işe dönmekle önce kendime, sonra oğluma büyük bir iyilik yaptığımı.
İlk bakıcımız düzeni kurmama yardımcı, bebek bakımını bilen kurt bakıcılardan, işi yapıyor ama sevgi ve çalışkanlık sıfır.
Beni çok hırpaladı, patron oydu bense çalışanı. O da yıprandı, bende.
Şimdiki bakıcımız çok daha iyi zaten evin her tarafı kamera ilk günden beri.
İş hayatı, benim konfor alanım, bildiğim işi yaptığım yer.
Kargaşa ve endişeden uzak ve zaten bebeğim olduğundan beri duygusal açıdan beni hiç yıpratamıyor iş hayatı.
Yani ben hiç beklemiyordum dönmeyi ama şimdi faydasını görüyorum.
Bir parçanı evde bırakıp gelmek ne kadar zor. Sadece seyretmekten bile zevk duyduğun bir parçanı.
Yine de gördüm çok faydasını. Benim için başka bir yöntem olamazdı, anladım.
Sırf doya doya yaşamak için anneliği, emzirebilmek, paniksiz keyfini çıkarmak için bir bebek daha isterdim ama şu an bu istek bile fantastik korku filmi gibi.
Eşime bile arada itiraf ettiğimde bu isteğimi ardından gülme krizine giriyoruz.
Sarımsak’ım büyüyor ve ben zevkle izliyorum artık. Daha önce blog yazmaya başlamış annelere minnettarım, Nurturia’ya hayranım.
Kendi imkanlarımla ve zamanla kurtulduğum bu çaresizliği, onları daha önce tanısaydım kesin daha çabuk atlatırdım, biliyorum.
İşte böyle bir şey çalışan anne olmak.
Bir gecede mükemmel anne olamadığım için kendimi daha fazla hırpalamaktan korudu beni.

17 Şubat 2011 Perşembe

Sarımsaklasak ta mi Saklasak


Dolu dizgin geçiyor günler koşturmaca içinde. Günlük rutin o kadar dolu ki şöyle bir içinden çıkıp, uzaktan bakamıyorsun.
Sarımsak’ım benim ballı lokma tatlım büyüyor. Öyle sağa sola gelişmesini yazıyorum aslında ama bir yazıyla derli toplu olsun istiyorum.
Öncelikle geçen ayı 9,300 kg ve 77,5 cm kapattık, oğlumuz minyon artık kabul etmek zorundayım yoksa çocuğun sürekli sınırlarını zorlayıp kendimi de onu da çıldırtıyorum.
Artık çok kafaya takmıyorum bazı yemek vakitleri geriliyoruz anne-baba olarak ama az yesin gerilmeyelim kararımıza genel olarak sadıkız bu ay.
Sanıyorum hiç kilo almazsa yine eski kavga dövüş, tıkıştırma modeline geri döneceğiz.
Yemek demişken inek sütüne 11. ay yudum yudum alıştırmaya çalıştığımız oğlumuza, doktor az süt alıyor akşam muhallebisini de süte yap demişti. 12. Ayın ilk haftası patladı bu iş.
Garibanım sevmediği ve zorla yediği yoğurtları ve sütlü muhallebiyi çığlık çığlığa ağlayarak geri çıkarmaya başladı. 2. Hafta kestik, bilumum çorba çeşitleri, kalsiyum açısından da sabah kahvaltıdaki peynir + süt tüm aldığı bir de o berbat meyve kavanozları. Minnoşum miss gibi taze meyveyi de sevmedi hiç ama kavanozları yiyor diye alıyorum, tazeyle karıştırdığımda yine yemiyor. Tam olarak ne isterse onu yapıyor diyebilirim. Yemeklere kalsiyum açısında zengin diye dereotu, sarımsak ekliyoruz artık saç diplerimiz dereotu kokuyor artık :)
Uyku konusunda ebeveyn dostu çocuk modeli. Ama özellikle babasının olmadığı dört gün annesine 12 saatlik kesintisiz uykular armağan etti lokumum.
İlk iki gün bu çocuk neden uyanmıyor diye merakımdan tüm gece uyumadım ama o da benim salaklığım, diğer iki gün keyfini çıkardım. Günde min. 2, gece min. 11 saat uyuyor.
Henüz yürümedi yani elimi tutarak yürüyor ama asla adım atmıyor tutunmadan, temkinli model başından beri böyleydi.
Endişe kumkuması biri olarak bu olayda fazla endişelenmedim 7. ayından beri emekleyen bir bebek sonuçta, ama 14. ay yürümezse biraz tırsabilirim şimdiden haber vereyim.

Neler yapıyor?
Parka gittiğimizde ayakkabılar ayağındayken hiç emekleme girişimi olmadı, hatta yürüttüğümüz için sevinç çığlıkları attı diyebilirim.
Ben şarkı söylerken ağzıma bakıp şarkı söylemeye çalışıyor.
Dudakları öne uzatıp huvv huvv yapıyor köpek gördüğünde.
Bazen nnneee diye sarılıyor.
Öpücük at dediğimizde bizim dudaklarımızdan atıyor.
Çirkin ol dediğimizde burnundan hızı hızlı soluyor.
Ağız, göz ve burun diye sorduğumuzda yerini gösteriyor.
Kırmızı topu istediğimizde gidip kırmızıyı seçip getiriyor.
Koltuklara tırmanıp, geri iniyor.
Sinirlenince yere yatmaya başladı bu ay.
Fış fış kayıkçı dediğimde hemen oyun moduna geçiyor.
Birlikte zıplıyoruz.
Kamyon ya da helikopter gördüğünde uzun uzun inceliyor.
Çocuk ve bebeklere kilitlenip kalıyor.
İç içe geçmeli, üst üste konmalı oyuncaklarla gereğince oynayabiliyor.
Dağıttığı mandalları topluyor.
Yerde kırıntı, toz bulursa annesinin eline veriyor.
Bardaktan su içme taklidi yapıyor.

Geçen ay yapılan kan testini ufak bir enfeksiyon provoke etmişti, belki tekrar alacaklar, belki bir de süt alerjisi testi alırlar çünkü bu hafta yine denediğim muhallebiden çok az yedi ve hırlıyor sanki sütlü bir şey yediğinde.
Haftaya 13. ayı olacak bebişimin 25 Şubat kontrolü var, bakalım karnede yine kilodan sınıfta kalacak mıyız?

14 Şubat 2011 Pazartesi

Sevgililer Günü


Zamanın birinde bir aziz (saint) sevgililerle ilgli bir şey yapmış, artık gizlice mi evlendirmiş başka bir şey mi yapmış çok detayı bilemiyorum. Bu kutlu aktivite şerefine her yıl 14 Şubat günü Sevgililer Günü ilan edilmiş.
(Bu durumda Adnan Oktar'da bende gizli çiftleşme açısndan çok çaba harcadım, söz hakkım olmalı bu günde dese yeridir.)
Bugün sevgililer birbirine çiçek, çikolata falan alırdı eskiden tabii devir değişti artık standart bir ilkokul öğrencisinden tek taş isteyen Kumsal Ada, Pelin Su isminde küçük kızlar da var. (Nasıl da erkek anasıyım yarabbim)
Benim çiçekle aram yok ama çikolata dedin mi akan sular durur. Ayrıca her gün çikolata günü olmalıdır tek gün ile sınırlamak çok yanlış.

Bu yıl sevgililer günü, Mevlid Kandili ile aynı güne denk geldi.
Tüm müslüman aleminin Kandil'ini ve kalbi aşkla dolu olan herkesin Sevgililer Günü'nü kutlamak isterim.

Ayrıca en yaratıcı kutlama ödülünü "kalp şeklinde kandil simiti dağıtmaları" sebebiyle Turkcell TSAG ekibine vermek isterim.

13 Şubat 2011 Pazar

Kış güneşi, park sefası


Sarımsak'ımla parkta yürüyüş yaptık bu Cumartesi.
Tutunmadan yürümedi henüz ama sokakta elimi tutarak yürümekten çok hoşlandı.
Sevinçli kahkahalar attı yürürken, bir de bu haftasonu koltuğa çıkmayı başardı.
O kadar heyecanlandı ki arka arkaya koltuğa tırmanıp durdu.
Haftasonu başbaşaydık, başbaşa olmanın keyfi ayrı oluyor.
İletişim, aramızdaki bağ mükemmel oluyor gerçekten babasıyla bile Sarımsak'ımı paylaşasım yok desem yalan olmaz.
Sevindiği ve heyecanlandığı ya da çok güldüğü bir şey yaparsam gözüme bakıp, sıcacık gülümsüyor, yüzüme dokunuyor, içten bir teşekkür bu anlıyorum. Ve bende Allah'a teşekkür ediyorum sürekli Sarımsak'ımın annesi olduğum için.

Odak


Nurturia'da gedikli blogger anneler arası bir itiraf furyası var şimdilerde.
Ben daha taze blogger olduğumdan link vermek gibi teknik bir olayı beceremiyorum. Hatta mimlemek, sobelemek gibi şeyleri cümle içinde kullanılışından anlıyorum ama çok içli dışlı olamadım, mesai arası yazıyorum çıkıyorum..
Bir de konuyla ilgisi yok ama böyle bloglarına sayfaları eklemişler ya (Nurturia sayfası gibi) acaba o nasıl yapılıyor.
Dağıtmayayım konuyu, sadece bloglarda değil Nurturia'da da itiraflar geliyor arka arkaya, bir kullanıcı "anne olduktan sonra odağı sadece çocuk olan kadınlarda hoşlanmıyorum" tarzı birşey söylemiş, bir diğer anne ise "başlarda olur da sürekli olunmasın" demiş..
Bu tartışmadan bende kendime pay çıkardım..
Öncelikle çocuğum olmadan önce sürekli çocuktan bahseden kadınlar beni de çok sıkardı. Ama şimdi bunun büyük bir ihtiyaç olduğunu anlıyorum. Bu paylaşım hem anneyi rahalatıyor, hemde bilgi akışını sağlıyor.
Paylaşım çok önemli ama ahkam kesmek değil. Bence ahkam kesmek biraz kişinin yapısıyla alakalı olabilir. İddialı ve hırslı kişiler her alanda oldukları gibi anne olduktam sonra ahkam kesen kişilere dönüşüyor olabilir.
Esas konumuza dönersek çocuk sahibi olduktan sonra odağı çocuk olan kadınlardan olabilirim ki bunu bende cok sıkıcı buluyorum.
Fakat kendimi engelleyemiyorum, takıntılı bir ruh haliyle ne yedi, kaç kere kakasını yaptı, aman uyku saati kaçmasın... gibi detaylara cok takılıyorum, herhangi bir olumsuzlukta dünyayı kendime ve etrafımdaki herkese zindan edebiliyorum, oğlumsuz yaptığım tüm eğlenceli aktivitelerde suçluluk hissediyorum.
Misal cumartesi sinemaya gittim alt tarafı bir saat görüşmedik, uyutup gittiğim için, sürekli iç sesim "çocuğun evde kapalı kalsın, sen gez dur" gibi kınama cümleleri ile alttan alta sokuşturdu.
Başlarda her anne böyle olur, zamanla düzelir düsturuna inanmayı kalpten istiyorum.
Bende daha rahat ve normal olmak istiyorum geçer mi, ne zaman geçer?

Aşk Tesadüfleri Sever


Cumartesi günü oğlumu sabah uykusuna yatırdıktan sonra atladım arabaya 11 matinesine yetiştim.
Aşk tesadüfleri sever, aşk yaşamış ya da yaşayan herkesin kendinden bir cümle, bir anıya tesadüf edeceği bir film. Son yılların fransız filmine benzer türk filmlerinden.
İki sanatçı, biri Balat, diğeri Cihangir'de yaşıyor. Memleket Ankara, filmin gerisi Ankara'da geçiyor.
Son yıllarda başarılı bulunan türk aşk filmlerine baktıkça genellikle gençlerin avrupa yakası, nispeten bohem bölgelerde yaşadıkları, kendi işlerini yaptıkları ve mutlaka İstanbul dışı bir yerden gelip yerleştikleri çıkarımı yanlış olmaz.
Yani aslında aşk sadece tesadüfler değil, Balat'i, Cihangir'i, kendi mesleğini yapan tercihen sanatçı kişileri, özellikle de sıla hasreti çekenleri seviyor olabilir.
Güzel bir filmdi.
Filmden çıkarken "Allah kimseye evlat acısı göstermesin","herşeyin başı sağlık, sağlık olsun gerisi gelir" gibi şeyler dönüp duruyordu kafamda.
Pek girememişim moda, bir devri kapatmışım ben, anladım.

Yalancı Bahar


Haftasonu boyunca pırıl pırıl bir güneş vardı gökyüzünde, beni de kandırdı, azdırdı ruhumu.. Çocuksuz ve kocasız zamanlarıma özlem duydum. Sürekli bir sokağa çıkma çabası ve ayak bağı olan herşeye içten bir kızgınlık hali. Ulan benim neyime çoluk çocuk..
İlk gençliğimden beri sevgili olayına tercih ederim kitap okumayı. Hiçbir aşksal durum beni Şeker Portakalı'ndaki Zeze kadar etkileyemezdi. İyi bir kitap, nutella kavanozu ile bir ömür geçirebilirdim ki bu tercihlerimi kalın camlı gözlüklerim ve koca totom ele veriyor hala.
Her bahar aşık olurdum üstelik. Bahar gelince bir coşar hedefli ya da hedefsiz aşk moduna girer kendimi çiceğe böceğe, dağa bayıra verir, doğaya karışırdım. Yazın mutlaka denizle haşır neşir olur, ama genelde hızla nutella ve kitap ikilisine geri dönerdim.
Kitap okumak benim tatilimdi, gerçek hayattan çalınmış mükemmel zamanlar. Ve baharsa aşk zamanı...
Ben aşkı çicek böcek, güneş bulut sanmıştım o zamanlar :p
Her neyse efenim kış ortası iki gün üst üste güneş gören bu deli gönül bir coştu, bir çağladı içime sığmadı. Haftasonu babamız da yoktu, o gelir gelmez yani pazar öglen zor attım kendimi sokağa, elimde Patti Smith'in Çoluk Çocuk adlı kitabı. Yaklasik 1,5 saat gibi rekor bir süre dışarda durdum, yanlız soğuktan okuduğum kitaptan tek kelime anlayamadım o ayrı.
Güneş ısıran cinstenmiş, hava buz, tenimin en kuytusu dahi dondu dışarıda kitap okuyacagım diye.
Hızla sıcacık evime, lokum oğluma koştum.
Kandırıkçı bahar seni..

9 Şubat 2011 Çarşamba

Bu sene Şubat yaza denk geldi


Şöyle bir bloguma baktım da bir kahır, bir kahır yerli dizi kıvamına gelmiş.
Bu güneşli havalara yakışıyor mu hiç.
Çık çık. Kınadım kendimi.
Tabii esas alttaki sorunu biliyorum ama çözmek mümkün olmadığından geriye atıyorum. O da kendini yok kan testi, yok kalite çalışmaları, yok hakkım yendi, yok iş hayatı çok pis kaka şeklinde dışavuruyor.
Neyse efenim odağımızı kaybetmeyelim.
Yarın benim bu dünyadaki 33. yılımı tamamlamamı kutlayacağız.
Zaten 33 yıldır arızaya geçmediğim bi doğumgünüm bile yok.
Yok annem pastamı kesti, yok doğumgünüme Ayşe geç geldi şeklinde her sene sorun çıkaracak birşey bulabiliyorum çocukluğumdan beri.
Fakat son iki senedir elle tutulur sebeplerim var. O yüzden artık bıraktım ucunu.
Geçen yıl Sarımsak 15 günlüktü ve biz onunla yanlızdık ben çok korkuyordum yanlış bir şey yapacağım diye, her yer karla kaplıydı, lohusalığım tavan yapmış ve babamız tam da doğumgünüm eve 20:30'da anca gelebilmişti.
Fakat iyi şeyler de olabiliyor, iş arkadaşlarımdan ikisi ellerinde pasta ile 20:00 kapımı çalıp süpriz yaptılar.

O günün resmini mutlaka koyayım buraya suratımdaki kasılmış mutlu gülümseme görülsün.
(Resimde üstümde görülen pijama üstü de depresyonumun derecesinin kanıtı. Fakat Sarımsak giyinmiş, şapkası bile takık, çelişkiye gel:))

Bu senede şansıma koncişimin iş toplantısı çıktı.
Tam da doğumgünü akşamım iş çıkışı uçağa biniyor Antalya'ya gidiyor.
Pazar günü gelecek.
Bu dört günlük ayrılık, sadece romantik sebeplerden değil, iş gücü eksikliğinden de koyacak bana ne yalan söyleyeyim.
Yani bıraktım doğumgünüsünü falan da sıpa oğlumla her öğün tek başıma mücadele biraz gözümü korkutuyor.

Oysa bu sene Şubat yaza denk geldi ne güzel...
Umutlarım var, güzel güzel mamamızı yesek, parkta oynasak, evde şarkı söylesek, dans etsek şahane geçse şu başbaşa dört gün.
Çok kıyak bir doğumgünü hediyesi olur bana.

8 Şubat 2011 Salı

Endişe


Hayatımın en hızlı yaşlandığım yılıydı 2010.
Daha büyümemişken bir anda olgunluk geldi üzerime.
Eee sen zamanında büyümezsen, gün gelir bir iki bölümü aynı anda atlarsın dedi herhalde kader.
Oğlumun rutin kontrolü için yaptırdığımız testlerinin sonuçları bugün çıktı. Fakat tüm değerler olmaları gereken aralıkta değiller.
Sabahtan beri doktorunu arıyorum bir dahaki kontrol gününü bekleyemem bu belirsizlik durumunda diye.
Yok kadın, yer yarıldı içine girdi.
Bir de işyerinde bir belgelendirme denetçisi tarafından tüm gün esir alınmışlığım var.
Hadi bitsin bugün.
Şu doktor dönsün bana, içim rahatlasın.
Kalbim boğazımda atıyor.

Edit: Doktor aradı, belki viral enfeksiyon vardir on, on beş gün sonra yine bakarız dedi.
Nispeten rahatladim. Ağırlığı kaldı üzerimde yadigar.

7 Şubat 2011 Pazartesi

Delilik


Hiç tanımadığım sadece blogunu okuduğum Delianne'ye ithaf olunur;
(Tamamen uyduruk bir yazıdır, sürç-i lisan edersem affola)

Biraz fazlaysa enerjin, ortalamanın biraz üzerinde derin düşünceliysen, eğlencen de hüznün de, öfken de şiddetli ise aklından geçeni söylemek konusunda biraz rahatsan.. Kimse sana özgüveni yüksek, dürüst, akıllı gibi sıfatlarla yaklaşmaz.
Deli der geçerler. Sen önce evin, okulun delisi, sonra iş hayatının, eşin ve annenin delisi olursun sırayla.
Kimse sen değildir, herkes hafiften belki içten hayrandır.
Keşke bende olsam ama ben asla hayır diyemem, kimseyi kıramamcıdırlar ki bu aslında derin bir güvensizliğin temelidir.
Sen delisindir, varoluşun, bu şekilde açıklanır. Ortalamanın üzerindeki zekan, derinliğin, özgüvenin için en iyi kılıftır delilik.
Belki daha az naziksindir başkalarına göre belki sadece kibar olmak adına gülümsemek samimiyetsiz geliyordur sana.
O kadar delisindir ki bir çok insanın çok fazla kafasına takmayacağı bir çok olağan davranış, seni vicdan azaplarına gark eder.
Deliliğin sadece kendine zarar verir, hep zorlarsın kendini, neden mükemmel olmasın ki hayat, neden herşey çabucak olup bitmesin.
Ama hayat genellikle mükemmel olmayan bir süreçtir ve sen bu hayat için aslında fazla iyisindir.

Sarımsak iyiyse, dünya şahane, Sarımsak biraz arızaya geçse gözünün üstünde kaşın bahane

Ben gerçekten zor anlıyorum herhalde.
1 yılı geçti Sarımsak’ımın dünyaya gelişi. O geldikten sonra tüm mikro dünyam ters yüz oldu. O aşk böceği, mıç mıç karı koca gitti, yerine en ufak bir anlaşmazlıkta birbirine dalan iki kişi geldi.
Artık soranlara bir yıllık evliyiz diyorum ben öncesi 5 yılı saymıyorum hiç, onlar tam cicim aylarıymış.
Neyse süper bir haftasonu geçirdik, oğluş yemek yedi, hava güneşliydi, dışarıdaydık, hayat bize güzeldi açıkçası.
Kim der ki bir hafta önce yine bir haftasonu çocuk yemek yemiyor diye birbirini gırtlaklamaya çalışan iki yetişkin bunlardı diye.
Neyi anlamıyorum, neyi beceremiyorum bilemedim ama kriz yönetimi ailecek otur sıfır durumundayız hala. Tüm ilişkileri aile, akraba, eş, dost baştan derlemem lazım. Biraz daha düzen. Ne zor adapte olurmuşum arkadaş, hayret bir şey.

5 Şubat 2011 Cumartesi

Başını göğsüme yasla sevgilim, güzel saçlarında dolaşsın elim..

Ne yorucu bir gündü bugün.
Evimizden, şehre inmek için bavul hazırlamamız gerekiyor her seferinde.
Kalk, Sarımsak'a kahvaltısını yedir, çanta hazırla, giyin, giydir, evden çık en hızlısı 2,5 saat. Anne, baba aç bu arada, dışardan poğaça al. Tam hedef destinasyona varıldığında Sarımsak yeni uyumuş olsun, biraz daha uyusun yavrucak diye boş boş gezin.
Sonra bir iki insan yüzü gör, işini hallet, yemek ye, yedir, eve dön. Bir bakmışsın akşam olmuş. Canın çıkmış, yersiz sesin kısılmış.
Gün içindeki işimiz oğlumun kan testi idi. Bir yaşından sonra rutin tetkik.
Kan ve gözyaşı, çok yoruldu lokumum.
Bu akşam başını göğsüme yaslayarak uyudu, bende onun kah saçlarını okşadım, kah öptüm başından uyurken.
-----
Muhteşem Süleyman'ı özellikle de harem hayatını anlatan bir dizi var şimdilerde tv'de. İş arkadaşlarımla kritik yaparken Hürrem onunla yatmış, bunula kalkmiış türevi konuşurken kendimi şu şekilde isyan ederken buldum:
Hürrem tabii ki birileriyle birlikte olacak. Sadece sevişmeye odaklı bir hayatta, yiyecek içecekler buna uygun hazırlanırken yıllarca savaşta olan bir hükümdar. Kadınlar ne yapsın iş yok güç yok. Çalıştır bakalım saat sekiz / beş o Hürrem'i üstüne bir de trafikle boğuşsun bak bakalım yapabiliyor mu bir daha...
------
Mümkünse bir haftasonu daha az yorulmak istiyorum. Belki sinemaya gitmek iyi olurdu.
------
Defne Joy Foster neden o saatte evine gitmek istemedi, bir kadın aldatırsa; çaresizlikten ve yanlızlıktan aldatmaz m? Kimsenin bir suçu yok mu?
-----
İster misin bu hafta sayısal bana çıksın, şahane olur..

3 Şubat 2011 Perşembe

Yemeyen Bebek

Yemeyen bir bebek olarak doğdu benim oğlum. Biz hiç yakalayamadık o muhteşem meme, süt, bebek uyumunu. Lohusalığımın kötü geçmesine verdim başlangıçta ama hala emin değilim. Sütüm çok muydu, az mıydı hala bilmem.
Şıpır şıpır akar, sonra hemen kesilirdi.
Sarımsak, hiç beğenmedi debisini. İlk ay hırs yaptım alışacak memeye diye gecenin üçü önce emer, sonra gözümün içine baka baka tükürürdü.
İlk ayın sonu alması gereken gramı alamadığını görerek yıkıldım.
Mama desteğine başladık, meme sevemedi diye ben pompalarla, o da biberonla tanıştı. Zar zor 3 ay emzirebildim hala içimde uktedir.
Hayatta hiçbirşeye özenmedim emziren annelere özendiğim kadar.
Sarımsak'ım mamayı da sevmedi aslında, doktora sorduğumuzda katıları sever belki dedi. O da kısmet değilmiş.
Şimdi 13.ay olacak neredeyse severek yediği hiçbirşey yok demek doğru olur, kilo hep normalin biraz altı seyretti. Her öğün stres, üzüntü. Okuduğum tüm kaynaklar aç kalsın ama stres olmasın dese bile gerçekten benim çocuğumu tanımadan kitap yazmışlar diye düşündürtüyor bana. Çok aç kaldı ve bıraksak ölene kadar aç kalabilir gibi duruyor. Kimse kusura bakmasın ama o riski göze alamam ben.
Son bir haftadır iş iyice koptu, Sarımsak'ım diş çıkarma nedeniyle yemek olayını bitirdi.
Her gün yemek saati gerginlik oluyor ister istemez. Yani çok daha zarar veriyoruz olmayan yeme alışkanlığına ve ailecek birbirimize de ama maalesef zamandan başka çözümü yok gibi duruyor şimdilik.
Çıksın gitsin artık bu dişler.

2 Şubat 2011 Çarşamba

Nur İçinde Yat Defne


"Defne Joy Foster bu sabah evinde ölü bulundu."
Bu haber, benim anne olduktan sonraki en büyük korkumu hatırlattı.
Korkmazdım Sarımsak'ımdan önce ölümden bu denli.
Korkacak kadar büyük değildi, başka şeyleri görmeden ölmek fikri.
Ama oğlum; benim hayat ışığımın, büyürken yanında olmalıyım ve görmeliyim büyümesini, büyük adam oluşunu.
O yüzden lütfen lüfen ölmemeliyim.
Dualarımda bir numaraya sağlık ve ailemizin birbirine bağışlanması oturdu, bu düşüncelerin akabinde.

Ve şimdi gencecik bir kadın.
Küçük çocuğu daha okula gitmeden, ilk kez aşık olmadan göçtü gitti.
Sebep ne olursa olsun bence hakediyordu görmeyi.
Nur İçinde Yat Defne.

İçimde bir sıkıntı çöreklendi.
Esneyip esneyip duruyorum.(Ben sıkılınca esnerim)
Kalbim ağrıyor.

Anne ben nasıl oldum?

Sevgili güç tutkunu kadınlar sözüm size..
Dönemin 25-35 yaş arası kadınları, okusun, çalışsın, büyük adam/kadın olsun diye yetişti genellikle. Evlenmek, çocuk yapmak ve ev işi gibi şeyleri istemeye bile utandık. Çeyiz biriktirme fikri korkunç demode ve gelenekseldi. O yüzden ilk evlendiğimizde "olum bu evde şarap açacağı yok" diyerek mel mel birbirimize baktık. Okuduk, gezdik, tozduk, felsefik, psikolojik açılımlı sofralarda bulunduk. Nitekim son derece çağdaş, eğlenceli, çılgın bir gençliğin içinde en önemli soruyu unuttuk. Her 3-4 yaşında çocuğun içtenlikle sorup, farklı farklı cevap alabildiği o soru aklımızdan o kadar da kolay çıkmasaydı "Lohusa" dediğimiz dönem daha az yıkımla geçer giderdi.
Neydı o soru?

"Anne ben nasıl oldum?"

Bugünlerde Nurturia annelerinin lohusalık kuyusuna çomak soktu blogcuanne.
Ve Pandora'nın kutusu açılıverdi.
Herkes bir bir döktü ve dökmek istedi içindekileri.
Bende acılı lohusalık hikayemi paylaşmak isterdim ama bu isteğin önünde iki engelim var.
1) Hikaye oldukça gerçek ve kahramanları Allah uzun ömür versin hayatta kimseyi rencide etmek istemem, büyüklük bende kalsın.
2) Çok dramatik bir hikaye olduğundan henüz olayı deneyimlememiş kişileri ürkütmek istemem. En nihayetinde yardımla 3-5 ayda, yardımsız 5-10 ayda atlatılabiliyor anladığım kadarıyla.

Hikayemin özeti: Hayatının her anı çok güçlü duran (olan değil) bir insan olarak beni öyle (güçsüz, şaşkın, korkmuş) görmek tüm cevremdeki insanlarda infial, şaşırma, panik ve ne yaptığını bilememe durumu yarattı. Dünyamın düzelmesi için önce yine benim düzelmem ve toparlamam gerekti.

Araştırmalar (5-10 kadın) şunu gösteriyor ki özellikle günümüz şehirli modern kadını sadece kendinden sorumlu olduğu şahane hayatına, hormonları sayesinde kendinden bile fazla değer verdiği bir canlı girince ve onun sorumluluğunu aldıkları anda error veriyor. Hele de bu kadın biraz mükemmelliyetçi, sabırsız bir yapıya sahipse bu yeni alandaki tecrübesizliği ile çıldırmanın eşiğinde yaşamaya başlıyor. Lohusa sendromu yaşayacak kadın aynı zamanda hamile kaldığını öğrendiğinde üst bilinçle sevinen gizliden hüzünlenen, tırsan kişi ile aynı kişi.

Ben ilk hamile kaldığımda psikoloğa gitmiştim bebeğimi çok istememe rağmen ödüm patlıyordu. Psikoloğum bana iki seansta kafamdaki anne rolünün aslında istediğim anne rolü olmadığını bu sebeple çelişki yaşadığımı buldurttu. Bir de sen mutlaka doğurduktan sonra da gel dedi. Ama ben fırsat bulamadım.

Fakat şahsi deneyimime dayanarak nasıl daha iyi atlatırdım konusundaki fikrimi paylaşmak isterim.
*Doğurmadan gerçek bir yenidoğan görmek fırsat varsa vakit geçirmek.
*Doğum sonrası size bakacak kişiyi seçmek ve yetkinlikleri arasında Sabır, Anlayış, *Empati ve Kriz Yönetimi olması. (Duygusal destek)
*İmkanınız varsa bebek bakımında yardımcı birini bulmak ve bu kişi sizin önsezilerinize saygı duyacak ve bebek bakım tecrübesi ile yumuşak yönlendirmeler yapacak güvenilir biri. (Fiziksel destek) illa ben bakacağım diye hırs yapmaya gerek yok çocuk zaten sizin hele şu dönemi bir atlatın gerisi gelir.
*Mutlaka ev düzeni

Bu dönem gelmeden "Anne ben nasıl oldum"u bilmek, nasıl beslendim, büyüdüm, oturdum, yürüdüm, konuştum bunları bilmek ve unutmamak hayatı bir nebze kolaylaştırabilir.

1 Şubat 2011 Salı

Sali Sallanir


Bu kış mevsimi yerli diziler sayesinde kahır dolu geçiyor. Her dizi diğerinden daha fazla elem ve keder unsuru içeriyor. Hele birtanesi var ki Salı akşamlarını yasa boğuyor. Her hafta hönkürerek ağlatıyor beni.. "Öyle bir geçer zaman ki" adı. Muhtemelen yıllar sonra tek karesini bile hatırlamayacağım bu dizinin en can alıcı yanı Küçük Osman.. Osman, 5 yaşlarında yanakları tombul, düz saçlı ama zayif bir çocuk. Fiziksel özellikleri ve çocuksu saflığı benim Sarımsak'ıma benzediğinden dizide senaryo gereği başına gelen şeyler beni ağlatmakla kalmıyor psikolojimi de bozabiliyor.. Çok şükür cüce şubattayız, 28 gun sonra baharın ilk ayı Mart.. Bahar ayları yaza hazırlıkla gecer mis gibi.. Hem yazın "öyle bir geçer zaman ki" rüzgar gibi..
Bu yaza planlarım var.. İlk hayalim Sarımsak'ımın yemek yemesi, ikincisi Bezsiz Bebek..
Hadi bakalım hayırlısı..